Ataturk’un ahyrani oldugu pasa

21 Haziran 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih

Atatürk’  ün Osmanlı padişahlarını daima kötülediği, onları alçaklık, beceriksizlik, hatta hainlikle  suçlayarak  yeni neslin gözünden düşürmeye çalıştığını zannederiz….

Mustafa  Armağan, Atatür k’ün  Osmanlı’ ya ve  bir  padişahına olan bakışını yazdı.

Tarih  bilgimiz büyük ölçüde söylentilere dayanıyor. Günümüzde bile sözlü (şifahi) kültürün varlığını koruduğuna  dair e guclu kanıtlardan biri, bunca tarih kitabı basılmasına rağmen insanların yine de kulaktan  dolma bilgilerle (şimdi bir de internetteki ‘gözden dolma’ bilgiler eklendi buna) idare etmesidir….

Mesela  Atatürk’ün Osmanlı padişahlarını  daima kötülediği, onları alçaklık, beceriksizlik, hatta hainlikle suçlayarak yeni neslin gözünden düşürmeye  çalıştığını zannederiz. Süngümüzü takalım: Hakikaten öyle mi?

Fethin 556. yıldönümü yaklaşırken, Atatürk’ün Fatih Sultan Mehmed hakkındaki düşünceleri bize ışık tutabilir diye düşündüm…..

Atatürk Ankara’ya adımını  atar atmaz (28 Aralık 1919) yaptığı konuşmada, Osmanlı’nın hoşgörüsünden ve yabancı unsurların  inanç  ve âdetlerine saygısından söz etmiş, “Başka dinlere saygılı tek millet biziz.” demiştir:

“Fatih İstanbul’da bulduğu  dinî ve  millî teşkilatı olduğu gibi  bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Katoğikos’u gibi Hıristiyan dinî  reisleri imtiyaz sahibi oldu. Kendilerine her türlü serbesti bahşedildi. İstanbul’un fethinden  beri  Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar, milletimizin dinen ve  siyaseten  dünyanın  en  müsaadekâr ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eder.”

2 yıl sonra Eskişehir’de yaptığı konuşmada Fatih’in İstanbul’u  fethederek Doğu Roma’yı tevarüs ettiğini söyleyen Mustafa Kemal Paşa, onun ikinci amacının Roma’yı  ih’in esas sorunu, dış politikada güçlü olmak için iç politikada da güçlü olmaktır. Avrupa’yı istilaya  kalkan Fatih’in bu politikası, Atatürk’e göre “çok âkılâne ve müdebbirâne”dir ve bu yüzden az çok  başarılı olmuştur….

1921′de öne  çıkarttığı  hoşgörü ilkesini 2 yıl sonra eleştirecektir.  İzmit’teki konuşmasında ilk kapitülasyonların Fatih  tarafından Cenevizlilere verildiğini  söyler. Bir ihsan-ı şahane ve atiye olarak verilen  kapitülasyonlar sebebiyle  zamanla milletin  sırtındaki yükün ağırlaşıp onu takatsiz bıraktığını ileri sürer.  Ancak konuşmanın devamında  büyüleyici  bir Fatih portresi bizi beklemektedir:

“İstanbul’u alan büyük Fatih, bu azametli, kudretli padişah hakikaten bütün İslam dünyasının, bütün Türk dünyasının hakkıyla istifade edebileceği bir zattır. Bazı kusurları bir kenara bırakılırsa, bütün cihanın büyüklüğünü takdir edebileceği şahsiyettir….”

Şunu anlıyorum ben  Atatürk ‘ün  söylediklerinden:

Fatih’in Batı’ya yayılma  siyaseti esasen doğruydu ama bunu ancak Fatih gibi birisi kişisel yetenekleri sayesinde sürdürebilirdi . Bu bir devlet ve millet siyaseti değildi. Oysa önemli olan, aslî unsurun, geniş anlamda  Türklüğün  vicdanından çıkma bir siyasettir….

Atatürk 22 Ocak 1923 tarihli Bursa konuşmasında  bu  sefer Patriğe ayrıcalıklar bahşeden Fatih’in pek de iyi yapmadığını söyler. Ancak yeni kurulacak  Türkiye’de bu tür ihsanlar kimseye verilmeyecektir. (Hatırlatalım ki, Lozan’ın imzası öncesinde ABD’ye Chester İmtiyazı’nı veren de Atatürk’ün başında bulunduğu TBMM’dir. 7 ay sonra “The  Saturday Evening” gazetesine verdiği mülakatta (13 Temmuz 1923) “Amerika’ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini, Chester İmtiyazı’nı vermek suretiyle gösterdik.” diyen kendisi  değil  midir?)

Lozan’da karar anına  yaklaşılırken Atatürk’ün, konuşmalarında “fetih” ve “yayılma” fikrinden hızla uzaklaştığını görürüz. “Cihangirlik fikri lugatimizden ebediyen silinmiştir.” der. Bu dönemde Fatih’in ve fethin gündeme getirilmesi, Avrupa’da Türkiye üzerindeki hassas şüphe bulutlarını kabartmak, “Acaba yine Osmanlı mı geliyor?” endişesini yağdırmak olurdu. Yeni Türkiye barışçı bir ülke olacaktı. Söylemediği ama kendisine yakıştırılan bir sözle ifade edecek olursak, Türkiye, “Yurtta sulh, cihanda sulh” istemektedir….

Peki Atatürk Cumhuriyet  döneminde  Fatih’e nasıl bakmıştır? Bunun için iki hatırata eğilmemiz gerekiyor.

Prof. Afet İnan “Atatürk Hakkında Hâtıralar ve Belgeler” (1968, s. 187) adlı kitabında Atatürk’ün “Büyük Fatih”e her zaman hayranlığını ifade ettiğini yazar. İnan’a göre, Atatürk, bir Fatih heykelinin yapılmasını çok arzu etmiştir. Kâh Ayasofya Camii’ne, kâh Kızkulesi, Rumelihisarı veya gemilerin karadan yürütüldüğü Kasımpaşa kıyısına  dikilmesini düşünmüştür heykelin. Ama gözde mekânı, besbelli ki Kızkulesi’dir….

Afet İnan’a göre Atatürk  tam bir  Fatih hayranıdır:

“[Atatürk] Osmanlı Devleti’nin yükseliş devri için, hayranlık ve muhabbet beslemiştir. Onun için FATİH SADECE  BİR  TÜRK  BÜYÜĞÜ  DEĞİL,  CİHAN TARİHİNDE DE EN BÜYÜK ADAMDIR.” (s. 312)

Atatürk’ün yakınlarından Münir Hayri Egeli de çok  ilginc bir anekdot aktarır “Atatürk’ün Bilinmeyen Hâtıraları” adlı kitabında (1954, s. 58-59).

Bir gün sofrada söz Fatih’e gelir. Atatürk  sorar: “Tarih  acaba benim mi, yoksa Fatih’in mi yaptığı işleri daha mühim bulacaktır?” Orada  bulunanlar  hemen atılırlar: “Tabii ki sizi.” Atatürk sorar: “Niçin?” Herkes kendince Atatürk’ün Fatih’ten üstün bir tarafı nı ispatlama yarışına girer. Dalkavuk mu yok? “Sizin yanınızda Fatih de kim oluyormuş!” diyenler  bile çıkar. Bunun üzerine Atatürk, bu kişiye kızar, “Halt etmişsin” der. Şu sözler olgun bir devlet adamının bakışını yansıtır:

“Ben Fatih’ten büyük olabilir miyim? Çok kereler Fatih’in karşısında kaldığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih benim karşısında kaldığım meseleleri nasıl hallederdi? Bunu çok merak  ederim. O BÜYÜK  BİR  ADAMDIR, BÜYÜK.”

Egeli’ye göre Atatürk bir  cümle daha söylemiştir ki, büsbütün düşündürücüdür:

“FATİH’İN  DEVRİNDE  YAŞASAYDIM MEMNUNİYETLE OYUMU ONA VERİR VE ONU CUMHURBAŞKANI SEÇERDİM.”

Bu çarpıcı tespitin ışığında Atatürk’ün Fatih’e ve Osmanlı’ya bakışını yeniden değerlendirmeye var mısınız? Varım, diyenlerle işimiz var çünkü…

***

“Atatürk BM’yi  nası  yalvartmıştı?”

Alın size bir internet dedikodusu daha:

Meğer Türkiye (Atatürk), 1932′de zamanın Birleşmiş Milletler’i olan Milletler Cemiyeti’ni üye olmamız için yalvartmış imiş.

Doğru, İspanya’nın teklifi ve Yunanistan’ın  desteğiyle davet edilmiştik Milletler Cemiyeti’ne. Ama (bu ‘ama’ önemli) İspanya’yı bizi teklif etmeye zorlayan da yine bizdik. Bana inanmıyorsanız Mahmut Goloğlu’nun “Tek Partili Cumhuriyet”  (Ank.  1974) adlı kitabında İspanya temsilcisinin konuşmasını okuyun, göreceksiniz ki, 1932  Mart’ ında İspanyol temsilcisi genel bir çağrı yaparak ülkeleri cemiyete katılmaya çağırmıştır. Dışişleri Bakanı  Tevfik Rüştü Aras bunu fırsat bilerek İspanyol delegeyle görüşmüş ve Türkiye’nin davet edilmesi  halinde Cemiyet’e katılacağını bildirmiştir. Madariaga adlı temsilcinin teklifi genel kurulda kabul edilmiş ve  Türkiye davet edilmiştir. Birilerinin “Cumhuriyet’in onur belgesi” dedikleri davetin içyüzü bundan ibarettir…..